...
Ne diyeceğimi bilemiyorum. Bir şekilde karşıma çıkıverdin. Çok ani oldu. Hazır değilmişim buna. Hatta aklımın ucundan bile geçmiyordu.
Kabataş civarında bir yerlerde sahil boyunca yürüyordum. Soğuktu hava. Düzensiz düşünceler birikmişti bilincimin karanlık koridorlarında. Ve o koridora açılan bir sürü oda vardı. Kapılardan biri her an açılabiliyor ve o karanlık koridorda bir çığlık uçuşuyor ve nihayetinde duvarlara çarpıp parçalanıyordu. Hiç kimseyle paylaşamayacağım derin, ıssız yalnızlığımla konuşarak ve bir sonuca ulaşma arzusu da gütmeyerek yürüyorduk amaçsızca.
Sen, kaybolmuştun. Ya da ben seni yitirmiştim o koridorda. O odalardan birindeydin ve ben hangi odada olduğunu bilsem bile o kapıyı açmaya cesaret edemezdim. Çığlıkların gelirdi boşluktan, işkence edilen bir insanın kimseye duyuramadığı seslerini duyardım. Ne yapabilirdim ki; susmaktan başka. Susmayı da eylemden saymazsak geriye "hiç" kalıyordu ki; benim tanımım da o üç harften biriydi sadece. Ruhumu bir kaç kelimeye bölmüştüm ve bazı kelimeleri unutmuştum. Unutmak zorundaydım ve o kelimelerden biri daha vardı ki o da üç harfliydi.
Karanlık sahile vuran puslu, uzak ışıkların altında serin bir yağmurla ıslanırken kirpiklerine sızan damlaları gördüm önce. Sonra sarı saçlarını. Kimdin sen? Saçların, hatırladığım kadarıyla simsiyahtı. Bu geceden daha siyah. Gözlerin gibi. Ve tenin tam tersi kara benzerdi. Şimdi sarıydı saçların. Ayaklarını birleştirip sığındığın bank bir uzaklaşıp bir yakınlaşıyordu. Gözlerim tanımıştı seni, ben değil. Onlar unutmak nedir bilmediler.
Peki bu ne demekti? Şimdi nasıl bir izahı olabilirdi bu tesadüfün? Senden üç bank uzakta bir yere oturup önüne eğdiğin başından geçen düşünceleri tahmin etmeye çalıştım. Ne aptalca. Yıllar sonra senin hayatında neyin nasıl gittiğini nereden bilebilirdim. Bu da benim küçük oyunumdu. Tutmazdı tahminlerim. Çünkü hep kendimden yana tahminler yürütürdü beynim. Başka olasılıklar olamazdı.
Yanına yaklaştım aniden yerimden kalkarak. Ayak seslerimi duymanı bekledim. Ne aptalca. Yıllar sonra karşımda duran bu insan çoktan beynimin en arka odalarında kaybolmuş bir siluetti benim için ve onun şu an canlı olarak karşımda duruyor olması mucize değilse neydi?
Buket, dedim, kendi sesime inanamayarak. Bu isim nasıl da tanıdık gelmişti. Ona hiç adıyla hitap etmemiştim o eski yıllar boyunca. Gözlerini kaldırıp bana bakmasıyla birlikte karanlık daha da arttı. Ve ağzından dökülen kelimeler onun da zihninde kayıp kişilerden birinin ben olduğumu anlamamı sağladı. Sen, sen nasıl?
Bilmiyorum, dedim. Sen ve ben bunca yıl sonra ve böyle bir günde ve saatte burada. Bu tesadüf mü?
Tesadüftü tabii. Böylesi tesadüfler herkesin başına kolay gelen cinsten değildi elbet. Hadi ben normal bir insan değildim ve arızalanmış ruhumun yokuşlarında her yorulduğumda kaçardım geceleri sokaklara ama sana ne oldu da buralardasın gecenin bu saati ve bu soğukta? diye soramadım. O da bu veya buna benzer bir soru sormadı. Yalnızca beklemediğim bir şekilde ayağa fırlayarak boynuma sarılıp ağladı uzunca. Onu teselli edecek bir sözcük aradım. Kimdi, tanımıyordum onu. Yaşanmış bir hayatın her karesi değiştirirdi insanı. Onu hangi karede yakaladığımı bilemezdim. O ise daha sıkı sarıldı. Çaresiz ben de ona sarıldım. Ve fakat bu an çok saçmaydı düşününce. Nasıl oluyordu bu anın gerçekleşmesi? Hangi olasılık hesabına uyardı? Sorularla çırpınan ve daralan zihnimi rahat bıraktım. Ona sarılmamı anlamlı kılmaya çalışmakta anlamsızdı. Herşey toptan hayat anlamsızdı. Ne önemi vardı ki, kollarımda sıkıca sarıldığım ilk çocukluk aşkımdı. Hani o ilk heyecan. İlk şiirler, uykusuz geceler, görmek için yaratılan bahaneler ve elini bile tutup hiçbir şey söyleyemeden değiştirilmek zorunda kalınan bir hayat ve anılara gömülen bir şehrin kalıntıları altında kalmış ve küflenmiş bir aşk.
İlk aşkınızı düşünmeyin şimdi. Bu karede anlamı yok o aşkın. Beni yıpratan şey onunla karşılaşmak değil, onu böyle görmekti. Yoksa çocukluk aşkıydı o. Tabii ki yüreğime batan ilk iğneydi ve yeri hep kanardı ama o yüreğe de ondan sonra bir kaç iğne ve hatta çok büyük bir çivi batmış ve hatta saplanmıştı.
İsmimi söyleyen dudaklarına baktığımda o dudakların yüzlerce kez tutkuyla söylediği bir başka ismin sahibi yüzünden böylesine titrediğini anladım.
Sonraki saatler boyunca sabahın ilk ışıklarına kadar sessizce dinledim onu. Sıcak bir sabah kahvesinde ilk yudumlarını içerken kahvemin, gözlerine baktım yine. Hatırlamayı umduğum sisli bir sevdaydı. Ve fakat o siyah gözlerde yeşil bir sis gördüm ve kalbimde saplı o çivinin yeri sızladı. İlk aşk değil sadece bir ağrıydı, hepsi bu. Aşk şimdi yeşil bir çift gözün sahibinde kalmış ve o yeşil sis çok uzaktaydı.
Saatler boyu onu dinlediğim için teşekkürler etti. Yine beni araması için telefon numaramı verdim. Yerinden kalkarken; üzme kendini, tek başına ayakta kalabilirsin. Bunu yapacak gücün var, dedim. Bana ve ta gözlerimin derinliklerine bakarak, yorgun görünüyorsun, dedi. Ama bu uykusuzluktan değil, bir şeyler seni çok yormuş bir gün sen de anlatmak istersen dinlerim.
Kapıya doğru giderken, geri döndü ve biliyordum, dedi. Neyi biliyordun?
O zamanlar beni sevdiğini, biliyordum. En yakın arkadaşın söylemişti. Hep bana söylemeni bekledim. Sana olan ilgimi belli etmek için bir sürü şey yaptım. Belki anladın ama hiç bir zaman gelip bana bir şey söylemedin. Neyse uzak geçmiş. Neden bunu şimdi söylediğimi de bilmiyorum sadece bilmeni istedim.
Bilmemi istediği şeyi zaten ben de biliyordum. O bahsettiği arkadaşımız aynı şekilde bana da onun duygularını taşımıştı. Çocuklukta anlam verilemeyen duygulardan korkardım. Aşkta onlardan biriydi.
Yeşil bir sis çökmüştü gözlerime. Denize doğru diktim gözlerimi. Derin bir nefes çektim içime. Uzaktan geçen büyük bir şilebi izledim uzunca bir süre masamda soğuyan kahveme aldırmadan. Gözden kaybolup giden bir gemiden başka neydi ki anılar?
...




