| |
Lavinya.Net Panolar
| Yazar |
Mesaj |
|
| sehrikalp |
Tarih: Pazar, Aralık 9, 2007 02:55
Mesaj konusu: Re: Mektup |
|
|
Admin

Yaş: 34
Burçlar:
Meslek/Sektör: Bankacılık / Finans
Şehir: İstanbul
Kayıt: 18 Eylül 2005
Mesajlar: 584
|
|
...
Ne diyeceğimi bilemiyorum. Bir şekilde karşıma çıkıverdin. Çok ani oldu. Hazır değilmişim buna. Hatta aklımın ucundan bile geçmiyordu.
Kabataş civarında bir yerlerde sahil boyunca yürüyordum. Soğuktu hava. Düzensiz düşünceler birikmişti bilincimin karanlık koridorlarında. Ve o koridora açılan bir sürü oda vardı. Kapılardan biri her an açılabiliyor ve o karanlık koridorda bir çığlık uçuşuyor ve nihayetinde duvarlara çarpıp parçalanıyordu. Hiç kimseyle paylaşamayacağım derin, ıssız yalnızlığımla konuşarak ve bir sonuca ulaşma arzusu da gütmeyerek yürüyorduk amaçsızca.
Sen, kaybolmuştun. Ya da ben seni yitirmiştim o koridorda. O odalardan birindeydin ve ben hangi odada olduğunu bilsem bile o kapıyı açmaya cesaret edemezdim. Çığlıkların gelirdi boşluktan, işkence edilen bir insanın kimseye duyuramadığı seslerini duyardım. Ne yapabilirdim ki; susmaktan başka. Susmayı da eylemden saymazsak geriye "hiç" kalıyordu ki; benim tanımım da o üç harften biriydi sadece. Ruhumu bir kaç kelimeye bölmüştüm ve bazı kelimeleri unutmuştum. Unutmak zorundaydım ve o kelimelerden biri daha vardı ki o da üç harfliydi.
Karanlık sahile vuran puslu, uzak ışıkların altında serin bir yağmurla ıslanırken kirpiklerine sızan damlaları gördüm önce. Sonra sarı saçlarını. Kimdin sen? Saçların, hatırladığım kadarıyla simsiyahtı. Bu geceden daha siyah. Gözlerin gibi. Ve tenin tam tersi kara benzerdi. Şimdi sarıydı saçların. Ayaklarını birleştirip sığındığın bank bir uzaklaşıp bir yakınlaşıyordu. Gözlerim tanımıştı seni, ben değil. Onlar unutmak nedir bilmediler.
Peki bu ne demekti? Şimdi nasıl bir izahı olabilirdi bu tesadüfün? Senden üç bank uzakta bir yere oturup önüne eğdiğin başından geçen düşünceleri tahmin etmeye çalıştım. Ne aptalca. Yıllar sonra senin hayatında neyin nasıl gittiğini nereden bilebilirdim. Bu da benim küçük oyunumdu. Tutmazdı tahminlerim. Çünkü hep kendimden yana tahminler yürütürdü beynim. Başka olasılıklar olamazdı.
Yanına yaklaştım aniden yerimden kalkarak. Ayak seslerimi duymanı bekledim. Ne aptalca. Yıllar sonra karşımda duran bu insan çoktan beynimin en arka odalarında kaybolmuş bir siluetti benim için ve onun şu an canlı olarak karşımda duruyor olması mucize değilse neydi?
Buket, dedim, kendi sesime inanamayarak. Bu isim nasıl da tanıdık gelmişti. Ona hiç adıyla hitap etmemiştim o eski yıllar boyunca. Gözlerini kaldırıp bana bakmasıyla birlikte karanlık daha da arttı. Ve ağzından dökülen kelimeler onun da zihninde kayıp kişilerden birinin ben olduğumu anlamamı sağladı. Sen, sen nasıl?
Bilmiyorum, dedim. Sen ve ben bunca yıl sonra ve böyle bir günde ve saatte burada. Bu tesadüf mü?
Tesadüftü tabii. Böylesi tesadüfler herkesin başına kolay gelen cinsten değildi elbet. Hadi ben normal bir insan değildim ve arızalanmış ruhumun yokuşlarında her yorulduğumda kaçardım geceleri sokaklara ama sana ne oldu da buralardasın gecenin bu saati ve bu soğukta? diye soramadım. O da bu veya buna benzer bir soru sormadı. Yalnızca beklemediğim bir şekilde ayağa fırlayarak boynuma sarılıp ağladı uzunca. Onu teselli edecek bir sözcük aradım. Kimdi, tanımıyordum onu. Yaşanmış bir hayatın her karesi değiştirirdi insanı. Onu hangi karede yakaladığımı bilemezdim. O ise daha sıkı sarıldı. Çaresiz ben de ona sarıldım. Ve fakat bu an çok saçmaydı düşününce. Nasıl oluyordu bu anın gerçekleşmesi? Hangi olasılık hesabına uyardı? Sorularla çırpınan ve daralan zihnimi rahat bıraktım. Ona sarılmamı anlamlı kılmaya çalışmakta anlamsızdı. Herşey toptan hayat anlamsızdı. Ne önemi vardı ki, kollarımda sıkıca sarıldığım ilk çocukluk aşkımdı. Hani o ilk heyecan. İlk şiirler, uykusuz geceler, görmek için yaratılan bahaneler ve elini bile tutup hiçbir şey söyleyemeden değiştirilmek zorunda kalınan bir hayat ve anılara gömülen bir şehrin kalıntıları altında kalmış ve küflenmiş bir aşk.
İlk aşkınızı düşünmeyin şimdi. Bu karede anlamı yok o aşkın. Beni yıpratan şey onunla karşılaşmak değil, onu böyle görmekti. Yoksa çocukluk aşkıydı o. Tabii ki yüreğime batan ilk iğneydi ve yeri hep kanardı ama o yüreğe de ondan sonra bir kaç iğne ve hatta çok büyük bir çivi batmış ve hatta saplanmıştı.
İsmimi söyleyen dudaklarına baktığımda o dudakların yüzlerce kez tutkuyla söylediği bir başka ismin sahibi yüzünden böylesine titrediğini anladım.
Sonraki saatler boyunca sabahın ilk ışıklarına kadar sessizce dinledim onu. Sıcak bir sabah kahvesinde ilk yudumlarını içerken kahvemin, gözlerine baktım yine. Hatırlamayı umduğum sisli bir sevdaydı. Ve fakat o siyah gözlerde yeşil bir sis gördüm ve kalbimde saplı o çivinin yeri sızladı. İlk aşk değil sadece bir ağrıydı, hepsi bu. Aşk şimdi yeşil bir çift gözün sahibinde kalmış ve o yeşil sis çok uzaktaydı.
Saatler boyu onu dinlediğim için teşekkürler etti. Yine beni araması için telefon numaramı verdim. Yerinden kalkarken; üzme kendini, tek başına ayakta kalabilirsin. Bunu yapacak gücün var, dedim. Bana ve ta gözlerimin derinliklerine bakarak, yorgun görünüyorsun, dedi. Ama bu uykusuzluktan değil, bir şeyler seni çok yormuş bir gün sen de anlatmak istersen dinlerim.
Kapıya doğru giderken, geri döndü ve biliyordum, dedi. Neyi biliyordun?
O zamanlar beni sevdiğini, biliyordum. En yakın arkadaşın söylemişti. Hep bana söylemeni bekledim. Sana olan ilgimi belli etmek için bir sürü şey yaptım. Belki anladın ama hiç bir zaman gelip bana bir şey söylemedin. Neyse uzak geçmiş. Neden bunu şimdi söylediğimi de bilmiyorum sadece bilmeni istedim.
Bilmemi istediği şeyi zaten ben de biliyordum. O bahsettiği arkadaşımız aynı şekilde bana da onun duygularını taşımıştı. Çocuklukta anlam verilemeyen duygulardan korkardım. Aşkta onlardan biriydi.
Yeşil bir sis çökmüştü gözlerime. Denize doğru diktim gözlerimi. Derin bir nefes çektim içime. Uzaktan geçen büyük bir şilebi izledim uzunca bir süre masamda soğuyan kahveme aldırmadan. Gözden kaybolup giden bir gemiden başka neydi ki anılar?
...
|
|
|
|
Sosyal İmleme
|
| xpapatyax |
Tarih: Salı, Aralık 18, 2007 01:01
Mesaj konusu: Re: Mektup |
|
|
Üye

Yaş: 33
Burçlar:
Meslek/Sektör: Öğretmen
Şehir: Manisa
Kayıt: 05 Eylül 2007
Mesajlar: 96
|
İşgal sonrası çekilen kuvvetler gibi ,ardında kalan sessizlik...
Çaresiz esirler misali...Sıfırlanmak gerekiyormuş,içindeki tüm tıkalı boruları açmak gibi.
Bir yanın koşmak ister,bir yanın zincire vurulmuş.Bir yanın çiçek açıyor bir yanın kurak...
Karanlıkta yüzünü duvak misali örten,sararmış bir eylül uğultusu...
Unutmamak için mezar,hatırlamak için hatıralar...
Aşkın mezarına sakladığımız anılar gibi...
Görünmeyen mezar taşında silinmeyen harflerle yazılmış anılar...
Yıllar sonra aynı sokaklara gidip,aynı anı yaşama isteğiyle aynı kapıyı çalma arzusu...
Açanın aynı kişi olmayacağını bile bile...
|
|
|
|
|
| sehrikalp |
Tarih: Cumartesi, Aralık 22, 2007 04:46
Mesaj konusu: Re: Mektup |
|
|
Admin

Yaş: 34
Burçlar:
Meslek/Sektör: Bankacılık / Finans
Şehir: İstanbul
Kayıt: 18 Eylül 2005
Mesajlar: 584
|
...
Köşesinde uzunca bir süre tedirgin vaziyette beklediğim sokağa bakıyorum. Geceyarısını çoktan geçmiş saatimin tıkırtılarını bile duyabiliyorum, o denli sessiz. Soğuktan moraran parmaklarımı cebimin derinliklerine daldırarak yürümeye başlıyorum. Yokuş aşağı, tutulmuş bacaklarımla zor da olsa adımlar atmaya çalışıyorum.
Adım adım yarattığım sahte dünyayla yüzleşmeye gidiyorum. Yarı aydınlık sokağın beni tanımazlıktan gelmesine şaşırsam da içimde kalan o son kanser hücresini beslemek, büyütmek için bunu yapmam gerektiğine kendimi inandırmıştım bir kere. O eski evin kapısını açıp oradan çıkmak istemeyen ruhumu ikna etmeliydim.
Sessizce merdivenleri çıkıp evin terasına ulaştım. Derin bir uykuda olmalıydı herkes. Soğuk gecelerde elimde kahvemle şehrin ışıklarını izlediğim köşemdeydim yine.
Tüm kalbinizle sevdiğiniz bir insanı uzun yıllar ayrı kaldıktan sonra gördüğünüzde ne hissedersiniz? Bir düşünün. Gözlerime kazınmış şehrin o esrarengiz görüntüsü içimi ürpertmiş ve kavuştuğum sevgilinin gözlerine bakar gibi içim titremiş, gözyaşlarımla savaşmıştım.
Buradaydım. Ve bu on beş yıl kadar önce değil de sanki daha önceki hayatlarımda yaşanmış bir anı gibiydi. Ve anlamıştım gerçeği. Hayatımı cehenneme çeviren bir kırılma noktası vardı. Belki de daha dikkatli baksam birden fazlaydı.
Bir çok insanın ya da gördüğüm kadarıyla bütün insanların bu kırılma noktalarını atlatma yetenekleri çok fazla gelişmişti. Bir şehirden diğerine zoraki geçişler. Geri dönebilmek için çırpınışlar. Terk edilen sokaklar, sevgililer, arkadaşlar ve zoraki yeni bir yaşam. Ve bu yeni yaşamı her defasında bütün gücüyle reddeden bu yeni yaşama ölümüne direnen bir ruh.
Artık gittiğim her şehir sendin. Nefes aldığım her an sen, ıslandığım yağmurlar senin yağmurların, kar senin beyazlığın...
Ve bu özlemle yaşamaya alışmayı denedim. İçim karardı. Sıkıntılarım, gün oldu yaşanmaz hale getirdi hayatımı. Hayat üstüme üstüme geldi; başka şehirler, sürekli yeni insanlar, içinde bulunmayı hiç düşünmediğim yeni ortamlara itildim. Başım döndü zaman zaman, durup dinlenmeme bile izin verilmedi. Bu düpedüz dayatmaydı. Bir hapishane yaşantısı ancak bu kadar zorlayıcı olabilirdi. Zindanlar ancak bu kadar dar gelebilirdi.
Ve bir de yaşadığım acıları bir dinmiş gibi algılayanlar çıktı. Saatlerce beni dinlemeyi ibadet sayan insanlar oldu. Yaşamını benim acılarımın üzerine kurmaya kalkanlar oldu. Çaresizdi onlar da. Birşeylere tutunmak, tutunmaya çalışmak ne demek bilemezsiniz.
Başlangıçta beni dinleyen bu bir kaç insanın hayatında da kırılma noktaları olduğunu fark ettim. Ya da sürekli bir düşkırıklığı yaşadıklarını düşündüm.
Ve onlardan biri ölümüne aşık oluverdi bana. Ben de hayatın en dibine vurduğum ana denk gelen bu sevgiye sarıldım. Öyle bir kapılmıştık ki ne istediğimizi, ne yaptığımızı bilemez haldeydik. Sabahlara kadar anlatıp duruyordum yaşadıklarımdan duyduğum acıyı. O da bu acıya tapınıp duruyordu. Belki de "bir acıya kiracı" olmak böyle bir şeydi. Aramıza katılan yeni bir kişiyle tarikat gibi sürekli bir arada olma güdüsüyle yaşamaya başladık.
Bir araya geldiğimiz anlarda ortak bir dil kullanıp, kimselerin anlamayacağı dostluğumuzu kutsadık.
Ne var ki; onların sıkıca sarıldığı bu dostluk benim aradığım şeyden çok uzaktaydı. Onlarla birlikteyken garip bir şekilde güçlü hissediyordum kendimi. Söylediğim her şeyi yutar gibi dinliyorlardı.
Tüm bu karmaşanın ortasında kendimi bir gün intiharın eşiğine gelmiş olarak bulduğumda hiç şaşırmamıştım. Eylem adamı olmadım hiç. Sadece her şeyin bittiğine inandırmıştım kendimi ve doğal olarak beklentileri olmayan her insanın vardığı limana varmıştım. Üstelik benim bu alegorik limana vardığım, uğradığım falan da yoktu. Düpe düz açık denizlerde kaybolmuştum.
Onlarla paylaşmıştım bu duygularımı. Ortaya çıkan şey ise kimseyi memnun edecek cinsten değildi. Aramıza sonradan katılan dostumuz bir kaç ay sonra ciddi bir şekilde intihara kalkışmış ve ailesi tarafından güçlükle kurtarılmıştı. Bu olay kendi dünyamın karanlığının ne denli korkutucu olduğunu bir kez daha göstermişti bana. O günden sonra geri çekilmeye karar vermiştim. Çok geç kalmıştım. Bırakmadılar. Kaçmaya, saklanmaya çalıştım, olmadı. Onlara bir şey olacağından korkuyordum. Ve nihayetinde her ikisinden de çok gürültülü bir şekilde koptum. Onca şey paylaştığım bu insanlara uzunca bir nutuk çekmek zorunda kaldığım o uzun geceyi hiç unutamam. Benim başka türlü bir şey istediğimi anlatmaya çabaladım. Onlar da temelde aynı sorunlarla karşı karşıya olduğumuza inandırmaya çalıştılar beni.
Sonraları onlarca kişiden oluşan üniversite arkadaşlarıma sığınmaya çalıştım. Bulabildiğim her ortama girmeye çabaladım. İyi gelmişti bu bana. Yeni dostluklar kurmak, yeni düşler kurmak biraz da olsa uzaklaştırmıştı beni kendimden. Asla ve asla kaçamayacağımı adım gibi bildiğim kendimden...
Şimdi burada, bu soğuk terasta eski bir şarkıyı dinler gibi ne aradığımı anlar gibisinizdir umarım. Geçmişle bir hesaplaşma değil bu. Geçmişte kalan bir mutluluk anını tekrar yaşamak çabası da değil. Bunu yapmak zorundayım. Aynı yerde, aynı havayı soluyarak yaşayamam. Sürekli yeni yerler görmeli, hafızamı buradan uzaklaştırmalıyım. Yeni sokaklar, yeni denizler, yeni yüzler görmeliyim. Beynime doluşmalı yepyeni şehirler. İçimden geçen o şehrin yerine yepyeni şehirler geçmeli yüreğimden. Bu kısır döngüden ancak bu şekilde çıkabilirim.
Ellerimi koruyan cebimin sıcaklığını mutlulukla hissederek uzaklaşıyorum o kırgın sokaktan, mahalleden, caddelerden, şehirden... Kafamın içinde sürekli koşturup duran diyalektik gidiş gelişlere daha ne kadar dayanırım bilemiyorum. Fazla zaman geçmeden uzun bir yolculuğa çıkmayı umut ederek kaçıyorum şehirden.
...
|
|
|
|
|
| sehrikalp |
Tarih: Perşembe, Mayıs 8, 2008 00:28
Mesaj konusu: Re: Mektup |
|
|
Admin

Yaş: 34
Burçlar:
Meslek/Sektör: Bankacılık / Finans
Şehir: İstanbul
Kayıt: 18 Eylül 2005
Mesajlar: 584
|
...
Bunca yıl sonra anladım ki, kendime söz geçiremiyorum. Ne yaparsam yapayım hiç bir şeye mecbur edemiyorum kendimi, maharetle uydurulmuş binlerce bahane koyuyorum önüme engel diye. Kızgınım kendime. Başına buyruk davranışlarıyla hayatımı hiç istemediğim şekilde yöneten ben'e dayanamıyorum. Uzun zaman direndim. Hatta üzerine gittim. Zaman zaman da bu defa ben'i yerle bir ettim dediğim de oldu. Sonuçta kazanan hep o oldu. Bir kenara çekilip sessizce onun emirlerini bekledim. Ve böylece hayatım, başlayıpta bitiremediğim bir yığın planla doldu. Bu planlar üzerime yığıldı. Detaylara takılıp kalan aklımı sakin bir denize dönüştürmek için çok güç harcadım, hala da uğraşmaktan vazgeçmedim. Ve fakat hep başladığım noktaya hatta ondan da gerilere döndüm.
Yaşayacağımız yenilgilerin en ağırı kendimize olan mağlubiyetimizdir. En korkunç esaret bile kendi benliğimizin karanlığında hapsolmak kadar ürkütücü olamaz. Yaşamasını istediğiniz o içinizdeki saklı insanı özlersiniz. O kaybolmadıkça da sakin olmanız, yaşamınıza devam etmeniz mümkün değildir. Birçok insan tanıdım, içindeki karanlığı yok sayarak yaşamayı başarabilmiş. Ben bunu yapamadım. Onu yok etmek çözüm değil, dediğinizi duyar gibiyim. Bence onu yok etmek, öldürmek çözümün ta kendisi. Aksi halde yaşamak denen sürgünde baş kaldırmak mümkün değil. O sizi aşağılara çeker. Aşağıda esas yaşamak istediğiniz dünyanın karanlık hayaletleri ve bütünüyle alabildiğine güzelliği vardır. Göz alıcı aydınlıkta bir karanlıktır orası. Belki de insanın kendisi olabilmesi cennetin kendisidir.
Yok etmek! Bu sayede uzayan tırnaklarımızı hayatın kalın derisine geçirebilir, sivrilen dişlerimizi hayatın besili etlerine geçirip ondan bir parça koparabiliriz. Aç ruhumuz kana susamış bir vampir gibi emer hayatın kanını. Ağzımızın kenarında vahşetin izleri...
O kan hayatın kanıdır. O kan inanmak çok zor olsa da o öldürüp bir kenara attığımız, aşağıladığımız kendimizin kanıdır. Kendimizi parçaladıkça hayata tutunuruz. O ölüme yaklaştıkça gözlerimizdeki hayat ışığı çoğalır. Etrafımızı daha net görebiliriz.
Ne bir düş kalır geriye ne de umut denen aldatmaca. Geriye kalan vahşi bir köpektir. Her an yok etmeye hazır. Bir başkasının hayatını mahvetmek için yaşayan aşağılık bir köpek kalır geriye. Başkalarını mahvetmek, onların da köpek sürüsüne katılmasını sağlamak için yaşar. Sürüye katılmayanı parçalamak için amansız takiplere başlarlar. Yakaladıkları yerde de hemen oracıkta parçalarlar.
Hayatı anlatıyorum size. Her an yaşadığınız hayatı. Hani o incindiğiniz, ciddiye aldığınız. Sizi kullanıp bir kenara fırlatan sevgililerinizi anlatıyorum. Bütün sevginizle yaşattığınız aşklarınızın yok oluşunu anlatıyorum. İnanmak için kendinizi zorladığınız bağlılıklarınızı, bütün gücünüzle peşinden koştuğunuz yalanları anlatıyorum.
O köpeğin soluğu hep ensemde. O çirkin yüzünü görüyorum gölgesinin karanlığında. Gücüm yettiği sürece kaçacağım o kana susamış köpekten. Çünkü yok olmak istemiyorum. Bütün renkler beyazsa ben o beyaza düşen cılız bir gölge olmak istiyorum.
Sol omzum sızlıyor. Bunlar senin dişlerinin acısı sevgili. Yıllar önce kanımı döktüğün yerden sızan mavi bir kan lekesisin. O yara kapanmıyor. Senden kaçtım, uzaklardasın. Ama peşimde o kadar çok sayıdalar ki yere düşsem kalkamam. Yere düşmemeliyim, düşmeyeceğim. Çünkü ben bir başkasıdır, çünkü ben bir başkasıdır, çünkü...
...
|
|
|
|
|
|
|
Tüm saatler GMT +3 Saat
|
|